Varlık Barışında Yeni Dönem: Uyum, Kontrol ve Sorumluluk
Ülkemiz, 2008’den bu yana sekizinci
varlık barışı düzenlemesini Haziran ayında yürürlüğe koydu. Son yirmi yılda kabaca
hesapladığımızda ortalama iki buçuk yılda bir, biz danışmanlar mükelleflerle birlikte
satır aralarındaki dikkat edilmesi gereken noktaları inceliyoruz.
Bu kez düzenlemede bildirme konu
varlıkların kapsamı veya vergi oranlarından ziyade taahhüt mekanizmasının banka
ve aracı kurumlara getirdiği sorumlulukların ön plana çıktığını ve önemli bir
uyum yükünün banka ve aracı kurumlara taşındığını gözlemliyoruz.
Daha önceki varlık barışı
düzenlemeleri ağırlıklı olarak Gelir Vergisi Kanunu’na eklenen geçici
maddelerle hayata geçirilmişti. Bu uygulamanın ise gerçek kişilerin yanında
tüzel kişilere yönelik de hükümler içermesi nedeniyle Kurumlar Vergisi
Kanunu’nda düzenlenmiş olması dikkat çekiyor.
OECD Ne Diyor, Türkiye’de
Nasıl Bir Yaklaşım Benimsiyoruz?
OECD, vergi aflarını
"Gönüllü Bildirim Programları" kapsamında değerlendiriyor. Bu
yaklaşımda temel amaç verginin affedilmesi yerine, uyumsuzluğun gönüllü olarak
düzeltilmesini teşvik etmek. Bu nedenle vergi affı programları, gönüllü olarak
başvuran mükellefin üstleneceği maliyetin; tam uyum göstermiş olsaydı
katlanacağı maliyetten daha yüksek, ancak uyumsuzluğun inceleme sonucunda
tespit edilmesi halinde karşılaşacağı vergi, faiz ve cezalardan daha düşük
olacak şekilde tasarlanır. [1]
Diğer bir anlatımla, OECD
uygulamalarında indirim daha çok faiz ve cezalar üzerinde gerçekleşirken, ülkemizdeki
varlık barışı uygulamalarının vergi aslını esas alan daha geniş bir koruma
mekanizması sunması temel ayrışan husus olarak karşımıza çıkıyor.
OECD çalışmalarında ayrıca
ABD'deki uygulamaların, artan denetim algısı ve FATCA, CRS gibi uluslararası
bilgi değişimi mekanizmalarının etkin kullanımıyla güçlü bir caydırıcılık
unsuru oluşturduğu vurgulanıyor. Bunun yanında, vergi uyumu ile sermaye
repatriasyonu gibi farklı politika hedeflerinin aynı düzenleme içinde
birleştirilmemesi gerektiğine de dikkat çekiliyor. Bu açıdan, varlık
barışlarında süregelen paranın Türkiye’ye getirilme şartı sebebiyle OECD
uygulamasından ayrıştığını söyleyebiliriz.
Düzenlemenin işleyişi
Düzenlemenin özü, kanunda
öngörülen şartların sağlanması halinde bildirilen varlıklara ilişkin tutarlar
bakımından vergi incelemesi ve tarhiyat yapılmayacağı güvencesidir. Bu kapsamda
gerçek ve tüzel kişiler, yurt içinde veya yurt dışında bulunan para, altın,
döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını 31 Temmuz 2027
tarihine kadar Türkiye’deki banka veya aracı kurumlara bildirebileceklerdir.
Süreç, Ek-1 Bildirim Formu ile
başlamakta. Taahhüt kapsamında varlık barışından yararlanılması planlanıyorsa
ilgili kutucuğun işaretlenmesi önem taşıyor. Bildirime konu döviz ve diğer
varlıkların Tebliğ'de öngörülen değerleme ölçülerine göre hesaplanması
gerekiyor. Tebliğ’in 9. maddesinde ayrıntılı açıklama bulunmakla birlikte uygulamada
dövizler için TCMB döviz alış kuru esas alınması gerekiyor. Hak kaybı
yaşanmaması adına banka tarafından doldurulan hesap ve vergi bilgilerinin
mükellef tarafından da kontrol edilmesinde fayda bulunuyor.
Varlık barışında uygulanan vergi
oranlarına gelince, taahhütsüz yararlanmada verginin yüzde 5 ödenmesi ve
varlığın iki ay içinde yurda getirilmesi gerekiyor. 31 Aralık 2026’ya kadar
yapılan bildirimlerde varlığın vadeli hesaplarda, DİBS ve kira sertifikalarında
ya da girişim sermayesi yatırım fonlarında tutulacağı taahhüt edilirse vergi oranı
süreye göre değişiyor: en az beş yıl için yüzde 0, dört yıl için yüzde 1, üç
yıl için yüzde 2, iki yıl için yüzde 3, bir yıl için yüzde 4 şeklinde
uygulanıyor. 2027 yılında yararlanılması halinde ise bu oranlara 0,5 puan ekleniyor.
Taahhüt verilmesi durumunda ise Ek-2’de yer alan Taahhütname aranıyor.
Düzenlemenin en kritik noktasının
taahhüt mekanizmasının uygulamada nasıl izleneceği olduğunu düşünüyoruz. Banka
ve aracı kurumlar görünürde yalnızca aracı konumunda olsalar da aslında düşük
oranlı varlık barışından yararlanılan işlemlerde fiilen bir kontrol sorumluluğu
üstleniyorlar.
Örneğin bildirim sonrasında vadeli
mevduata dönüştürülen tutarın taahhüt süresi dolmadan çözülmesi halinde takibin
ve karar mercine uyarının nasıl yapılacağı bizce önemli. Çünkü manuel takip
operasyonel risk oluştururken, sistemsel takip bankalar açısından ilave maliyet
anlamına geliyor. Üstelik olası bir hata, eksik vergi tahsilatı nedeniyle
sorumluluk tartışmalarına ve mükellef açısından hak kayıplarına yol açabilir.
Bu nedenle görüştüğümüz birçok
banka vergi yöneticisi önceki varlık barışı uygulamalarında olduğu gibi
verginin peşin olarak ödenmesini ve taahhüt şartlarının sağlanmasının ardından
iade edilmesi modelinin operasyonel açıdan daha yönetilebilir olduğunu
düşünüyor.
İlk akla gelen çözüm taahhüt
sahibinin hesabına süre boyunca bloke konulması yönünde. Bloke uygulamasının
bankacılık mevzuatı ve hukuki açıdan uygunluğunun da ayrıca değerlendirilmesi
gerekiyor. Bu kapsamda birçok bankanın Ek-2 taahhüt formuna uygun bir ek
sözleşme imzalatması gündeme gelebilir.
Ayrıca, taahhüt kapsamında vadeli
mevduata çevrilen bakiyeye işleyecek faizin vade sonunda ayrıştırılmasının her
bankanın sisteminde kolaylıkla yapılabileceğini düşünmüyoruz. DİBS’e yönlendirilen
bakiyede ise dönemsel getirilerin de taahhüt tutarının üzerine eklenmesi
sebebiyle taahhüt süresince izlenmesi, hele ki mükellefin aynı kıymetten daha
önce de portföyünde bulunduğu hallerde ayrıştırılmasının ayrı bir dikkat ve
uzmanlık gerektireceğini düşünüyoruz.
Sıklıkla karşılaşılacak başka bir
durum ise; taahhüde konu menkul kıymetin taahhüt süresi içinde itfa olması.
Dönüşüm aşamasında banka ve aracı kurumların bu ihtimale yönelik bir kontrol
noktası oluşturması gerekiyor. Yapılacak ilk düzenlemede, taahhüt süresi içinde
itfa olan DİBS’in ya da tasfiye edilebilecek girişim sermayesi fonunun aynı nitelikte
başka bir kıymete veya fona aktarılmasının taahhüt ihlali sayılmamasını tavsiye
ediyoruz.
Benzer şekilde, taahhüt süresince
tutulan DİBS’in başka bir kuruma aktarılarak takibin kesilmesini engelleyen
açık bir hüküm bulunmuyor. Doğabilecek hukuki ve operasyonel karışıklık
düşünüldüğünde böyle bir hükmün eklenmesinin faydalı olacağını düşünüyoruz.
Kapsamda netleşmesi gereken diğer
başlıklar
Bildirime konu sayılan “altın” ifadesi,
bildirim formları incelendiğinde yurt içinde veya yurt dışında sahip olunan fiziki
altınlara işaret ediyor; kaydi altınlara ilişkin bir kapsam bulunmadığı
anlaşılıyor.
Yurt içindeki DİBS ve benzeri
kıymetler zaten sistemde kayıtlı ve Ek-1 formunda yer alıyor. Gerçek kişi
açısından pek anlamlı olmasa da kurumlar bakımından muhasebede izlenmeyen bir
kıymetin bildirimi teorik olarak düşünülebilir. Şirket adına kayıtlı, ancak
muhasebede yer almayan bir eurobond gibi bir örnek akla gelse de bunun tamamen
kayıt dışında kalması pratikte pek mümkün görünmüyor.
Bildirimler bankalara, menkul
kıymet ve sermaye piyasası araçlarıyla sınırlı olmak üzere de aracı kurumlara
yapılabiliyor. Kripto varlıkların ülkemizdeki kullanım yaygınlığı ve transfer
kolaylığı dikkate alındığında, kripto varlık hizmet sağlayıcılarına da benzer
yetkiler verilebileceği yönünde tartışmalar görüyoruz. Nitekim Tebliğ’in 5/5.
maddesinde KVHS’lerin düzenleyebileceği işlem sonuç formlarının, varlıkların
Türkiye’ye getirildiğinin tevsikinde kullanılabileceği belirtiliyor; bu yönüyle
hedef kitlenin genişletilmesi mümkün gözükse de uygulamanın önündeki sistemsel
ve teknik engelleri de unutmamak gerekiyor. Özellikle taahhütte bulunacakların
KVHS nezdinde vadeli mevduat veya DİBS gibi kıymetlerde taahhütte bulunması mümkün
gözükmüyor.
Genel olarak taahhüt takibi ve
benzeri operasyonel süreçlerin günlük iş akışlarına girmesi sebebiyle vergi ve
operasyon ile uyum ekiplerine ciddi yoğunluklar getirdiğini bu nedenle süreçte
teknolojik çözümlere ihtiyaç duyulduğunu belirtelim.
Uygulamada sık karşılaşılan haciz,
rehin ve vefat hallerine ilişkin özel hüküm eklenmesi önem taşıyor. Ayrıca, gecikme
faizinin genel kurallara göre hesaplanacağını varsayıyor, beyan sistemine
eklenecek yeknesak bir hesaplama aracının uygulamada işi kolaylaştıracağını
düşünüyoruz.
Son olarak, varlık barışı
yaklaşık on dört ay sonrasına kadar yürürlükte olmasına karşılık, korumanın
hangi vergilendirme dönemlerini kapsadığı, şimdi yararlanıldığında gelecekteki
bir dönemi kapsayıp kapsamayacağı konusunda tartışmaların da olduğunu
belirtelim. Hukuki boyut bir tarafa, henüz beyan süresi gelmemiş vergi
yükümlülükleri bakımından varlık barışından şimdi faydalanılmasının gelecekteki
riskleri koruması için zayıf bir argüman olduğunu düşünüyoruz.
Banka ve aracı kurumun
sorumluluğu nerede başlıyor
Bildirim, varlık barışından
yararlanan tarafından yapıldığı ve banka ile aracı kurumlar beyan edilen
değerler üzerinden vergiyi tahsil ettiği için, bu değerleri araştırma veya
doğrulama yükümlülüklerinin bulunmadığını düşünüyoruz. Ancak, ileride ortaya
çıkabilecek hususlar için düzenlemede bu yönde açıklayıcı bir ifadeye yer verilmesi
uygun olurdu. Örneğin yanlış kur kullanılması ya da gerçek durumu yansıtmayan
rayiç bedelin bildirilmesi gibi hatalarda, vergi sorumlusu sıfatıyla banka ve
aracı kurumlar adına tarhiyat yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz.
Tebliğ’in 12/6. maddesinde, bildirilen
varlıkların iki ay içinde transfer edilmemesi veya yatırılmaması halinde ihlalin
banka ve aracı kurumlarca vergi dairesine bildirileceği, taahhüt nedeniyle
zamanında alınmayan vergilerin gecikme faiziyle birlikte vergi dairesince
aranacağı ifade ediliyor. Bildirimin yazıyla mı yapılacağı yoksa formlar
(Tablo-8) üzerinden mi gerçekleşeceği tabloların yapısı sebebiyle bizce tam
olarak net değil. Banka ve aracı kurumca doldurulacak Ek-3 formunun 22 ve 24.
satırları Tablo-8 ile örtüşüyor. Ancak, bu kapsamdaki ihlallerde banka ve aracı
kurumlarca herhangi bir vergi ve gecikme faizi tahsil edilmediğinden tablonun
tam olarak doldurulamayacağı anlaşılıyor. Böyle bir durumda işleme özel olarak
vergi dairesinin yazıyla bilgilendirilmesi gündeme gelebilecektir.
Genel Değerlendirme:
Sekizinci varlık barışı
uygulamasında tartışmanın artık vergi oranları ve kapsamdan çok, banka ve aracı
kurumlara yüklenen sorumluluklar çerçevesinde taahhüt mekanizmasının pratikte
nasıl işleyeceğine odaklanması gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle taahhüt
takibi, ihlallerin bildirimi, kıymet dönüşümleri ve operasyonel süreçlerin
yönetimi gibi başlıklarda uygulamanın başarısı büyük ölçüde ikincil
düzenlemelerde sağlanacak açıklığa bağlı görünüyor.
Sorumlu vergicilik bakış açısıyla
önümüzdeki dönemde yayımlanacak ikincil düzenlemelerle bu alanlarda netlik
sağlanmasının, hem mükelleflerin hak kaybı yaşamasının önlenmesi hem de banka
ve aracı kurumların artan uyum yükümlülüklerini sağlıklı şekilde yerine
getirebilmesi açısından önemli olduğu kanaatindeyiz.
